Şu ana kadar bindiğim otobüslerde hep cam kenarına oturmaya
çalışıyordum. Kandy otobüsünde koridor kenarında oturmak zorunda kalmıştım ve
Sri Lanka otobüslerinin gerçek yüzüyle bir kez daha karşılaştım. Sürekli uyuyakalıp
sağa sola yalpalanıp koltuktan düşmüş bir şekilde uyanıyordum. Kandy’e
vardığımda Guest Houselar ile hostelin aynı fiyatta olduğunu gördüm ama gene de
uzun bir süredir hostelde kalmadığımdan biraz insan hasretimi giderebilmek için
tuktuka atlayıp hostele gittim. İyi ki de öyle yapmışım, çünkü Kandy’deki bütün
günlerimi hosteldeki insanlarla çok eğlenerek geçirdim. Kandy'den ayrıldıktan sonra da Sri Lanka'daki en güzel tecrübelerimi yaşadığım diğer şehirleri gezdim.
Hindistan gibi aynı şekilde Sri Lanka’da da her şeyin
pazarlığını yapmak gerekiyor. Misafir evlerini pazarlıkla yarıya indirmek bile
mümkün. Hostel’in internetten telefonunu bulup aradım ve hostelworld’dekinden
daha ucuza anlaştım. Oda 8 kişilikti fakat sadece 3 kız bir de ben vardım.
Başladık İngiliz Melissa ile muhabbete. Filmlerde kast ekibinde görev
alıyormuş, en son Maleficent filminin oyuncularını seçmiş falan, şu anda da 3
aylık tatildeymiş.
Mila ise Sırp Alman karışımı ama İsviçre’de yaşıyormuş, onun
durumları da biraz karışık. Diğer odalarda da Kuzey Avrupa’dan ve Amerika’dan
insanlar vardı. Hep beraber akşamki Cultural Show’a gittik, garip garip
kıyafetleri ile yapılan Sri Lanka dansları izledik.
 |
| Kandy Cultural Show'dan bir kare |
Ardından hosteldeki 12 kişi
ile Sri Lanka’dan beklemediğim şekilde güzel manzarası ve servisi olan bir
lounge’a gittik. Yemek yiyip
içkilerimizi içtik, mekan da akşam klüp şekline döndü. Kuzey Avrupalı kızlar ve
Amerikalı çocuk gece hostele geri döndü. Biz de ben, Melissa, hosteli işleten
Kanadalı kız ve onun ziyaretine gelmiş bir arkadaşı orada devam ettik.
Sonrasında 3 tane İngiliz çocukla tanıştık ve Abdi’dir, I’ve never’dır içki oyunları
oynamaya başladık. Gecenin sonunda çocuklar kaldıkları yerden ayrılıp yarın
bizim hostele gelmeye karar verdiler. Gecenin ilerleyen saatlerinde bir sürü
lokal ve yabancı insanla tanıştık ve çok enteresan şeyler oldu. Ertesi gün için
6 kişi, şöförlü bir minibüs tutup Pinnawala şehrindeki fil yetimhanesine
gitmeyi planladığımız için gecenin ilerleyen saatlerinde biz de Melissa’yla bir
tuktuka atlayıp hostele geri döndük.
Ertesi sabah ben, Mila, Melissa, Amerikalı James, hosteli
işleten Kanadalı Sierra ve onun Amerkalı arkadaşı Paige bizim için gelen
minibüse atlayıp fil yetimhanesine doğru yola çıktık.
Yetimhanede 60 civarında fil vardı. Giriş parası haricinde
her çektirdiğin fotoğrafta para istiyorlardı. Filleri meyve ve sütle besleme
saatleri var, buralarda parayla meyve sepeti veya süt biberonu alıp
besleyebiliyorsunuz. Günde iki kere de banyo saatleri var. Bütün filleri
yetimhaneden dışarı çıkarıp, kasabanın içinden geçirerek nehre götürüyorlar ve
1 saat boyunca banyo yapıyorlar. Orada da muz satan bir sürü insan var, onlardan
alıp fotoğraf çektirmek için çalışanlara tekrar para vermen gerekiyor. Biraz
bozulmuş bir sistem ama ülke ucuz olduğu için çok koymuyor. Bir de en
eğlencelisi fillerle nehre girip onları yıkayabiliyorsun, hepimiz yıkadık tabi
ki. Hortumuyla sana su fırlatıyor oyun falan oynamaya çalışıyorlar. Bazı filler
ise baya agresif, bağırıp çağırıyor. Aşırı büyük olanlar ise biraz tehlikeli
onların çok yakınına yaklaştırmıyorlar. En başta fotoğraf için para
verileceğini veya ne kadar verileceğini bilmiyorduk bir tanesine para vermedik
ve adam bütün gün boyunca bize trip attı. Nehirde filler yanımıza gelince
sopasıyla ittiriyordu biz yakından fotoğraf çekmeyelim diye.
 |
| Yetimhanedeki fillerin takılma zamanı |
 |
| Filleri sütle beslerken |
 |
| Filleri meyveyle besleme |
 |
| En büyük fillerden biri ile selfie |
 |
| Fillerin banyo saati gelince nehire götürülmesi |
 |
| Nehirde yıkanan filler |
 |
| Filler için banyo vakti |
 |
| Ben nehirde fil yıkarken |
 |
| Nehirde fil yıkama keyfi |
 |
Biraz da buralara su atayım
 |
| Büyük filler nehirden geri götürülürken |
|
 |
| İnsan yiyen fil |
 |
| Her gün marketin içinden geçirilip nehire getirilip götürülen devasa filler |
 |
| Yaşlarına göre ayrılmış filler. Biz bebek fillerle oynarken |
 |
| Bir alt dudak ver bakalım abiye |
 |
| Angry bird |
 |
| Daha önce fil penisi görmedi iseniz... |
İçerde çalışanlardan birini kankaya bağladık ve bizi
normalde girilmeyen yerlere sokup bütün filler hakkında bilgi verip ücretiz
olarak istediğimiz kadar fotoğraf çektirdi. 47 tane erkek filin sadece 4’ünde tusk (fil dişi) varmış. Fil dişi olanlar kral
oluyormuş. Ama yetimhanemin patronunda task yok ve 7 ton’luk bir fil. Onun da
yanına götürdü bizi ama tehlikeli olduğu için yaklaşamıyorsun. Saatlerce
fillerle oynadık, onları ağaçlarla besledik. Yaşlarına göre yaşam yerlerini
ayırmışlar fillerin. Bebek fillerle sarmaş dolaş oynayabiliyorsun, büyükler ile
biraz daha mesafeli ilişkiye girmek daha mantıklı oluyor tabi.
 |
| Yetimhanenin kralı |
Kasaba kısmında fil bokundan çok kaliteli kağıt yapıyorlar
ve ürettikleri yerde bütün adımları bize tek tek anlattılar. Daha sonra bir falcı geldi
tutturdu el falı bakacağım diye, Melissa da tamam dedi. Baya salladı savurdu,
daha sonra da yüksek bir para istedi. Bizimki o para çok yüksek o kadar param
yok diyince ben meşhurum ama burada maliyetim çok yüksek falan dedi. Oradan da fillerin
yıkandığı nehir manzaralı yemek yediğimiz yerde Sincaplar vardı ve bir iki
tanesini elimle besledim, çok şekerler.
 |
| Falcı amca Melissa'ya fal bakarken |
 |
| Fil bokundan kağıt yapma prosesi |
 |
| Yemeğimi paylaştığım sincap |
Sierra öğlen hostele döneceğim deyince adil bir oylama yapıp
o ve arkadaşını otobüsle geri yollayıp ben, James, Mila, Melissa karavanla
başka yerlere geçtik. Bitkilerden şifalı ilaçlar yapılan Spice Garden’a gidip,
bütün bitkiler ve ilaçlar hakkında bilgi aldık. Daha sonra da garip bir şekilde
bir kaç adam daha geldi ve bize özel kremlerle 15 dakika boyunca masaj
yaptılar. Sonrasında da ilaçları satmaya çalıştılar tabi ama yer mi Anadolu çocuğu...
 |
| Spice Garden'da yetişen kırmızı ananas |
Döndüğümüzde Melissa’yla merkezde lokal bir restoranda yemek
yemeye gittik. Bir tavuk, bir ördek, bir de et söyleyip yanına büryan üstüne de
bir tatlı söyleyip, üzerinde bir de bunları Sri Lankalılar gibi elle yiyerek
baya lokal bir ziyafet çektik. Yanımıza da Sri Lanka’nın meşhur Kottu
Rotti’sinden yaptırdık, hostelde yeriz dedik. Melissa’yla Kandy’den sonra da Sri
Lanka’nın kutsal yeri, Müslüman ve Hristiyanlara göre Adem’in, Budist’lere göre
Buddha’nın, Hindulara göre ise Shiva’nın ayak izinin olduğuna inanılan Adam’s
Peak’e gidip, beraber tırmanmaya karar verdik.
Dün tanıştığımız İngiliz çocuklar ve bir kaç kişi daha
gelmişti bu gece baya kalabalıktık. Gece bir parti vardı ona gitmek için
hostelde içip oyunlar oynamaya başladık. Daha sonradan Sierra’nın lokal
arkadaşları da geldi, karavanlara atlayıp parti yerine gittik. Oradan sonrasını
ben pek hatırlamıyorum ama baya baya eğlenmişiz. Ben kendime geldiğimde saat 5
sularında hosteldeki ortak alandaki koltukta yatıyordum. Sabahında da
hikayeleri dinleyip baya güldük odadakilerle. Bana dünden bir kızla dans
ederkenki videomu gösterdiler onla baya eğlendik. Parti normalde paralıydı ve
İngiliz çocukların hepsi para ödemiş. Ben kapıda adamlarla pazarlık yaptığımı
hatırlıyorum ve o kafama rağmen girişte para ödemeyip gene de bilekliği
almışım.
 |
| Hostel'in ortak alanı |


Yolda tooth temple’ın önünden geçerken bir bakayım içeri
görebildiğim kadarını görüp dönerim diye şansımı denemeye girdim tabi ki. Fakat
daha tapınağa yaklaşamadan ilk girişteki güvenlik şort giydiğim için beni içeri
almadı. Hindistan’dan aldığım Ali Baba’yı böyle durumlar için hep yanımda
taşıyordum fakat yıkamada olduğu için yanımda uzun hiçbir şey yoktu. Güvenlikle
muhabbete yanımda taşıdığım tenis toplarından girip kriketten çıktım. Türkiye
üzerine de gerekli konuşmaları yaptıktan sonra şortumu biraz daha aşağı çekip
dizimin altında olduğuna ikna edip o kapıyı geçebildim. Tapınağın girişinin
olduğu bilet kısmına gelip etrafı gözlemlemeye başladım. Her zamanki gibi Sri
Lankalılar bedava girerken turistlerden fahiş fiyatlar alıyorlardı. Sistemin
nasıl işlediğini kavradıktan sonra, bilet ofisinin oraya gidip sanki bilet
almış gibi lokallerin arasına kaynayıp hızlıca girdim içeri. Tapınağın farklı
bölümlerine geçerken de bilet kontrol yerinden geçmek gerekiyor ama ben de
iyice lokale bağlayıp her yeri yalın ayak gezdiğim için aralarında kaynıyordum.
Oralarda 1 saat geçirip hiçbir para ödemeden de çıktım en son. Akşamında da
ben, James ve Norveçli bir çocuk Tottenham – Chelsea maçını izledik.
 |
| Tooth Temple'daki Buddha'nın dişinin olduğu meşhur kutu |
 |
| Klasik bir yatan buda, ve ibadetini gerçekleştiren bir arkadaş |
 |
| Tooth temple alanın içindeki tapınaklardan biri |
 |
| Tooth temple alanında yaşayan localler |
Bizim diğer ekip oradaki planı bir gün daha uzatmaya karar
verince benim de artık ekstra günüm kalmadığı için onları beklemeden Adam’s
Peak’e kendim gitmeye karar verdim.
Saat 17:05 treni ile Hatton şehrine gidip oradan otobüsle
Dalhoise kasabasına gidip, orada bir misafir evi bulmaya karar verdim. Gece
2’de de tırmanmaya başlayıp gün doğumunda en tepede olmayı planlıyordum. Hazır
internetim varken bir yerlere video yüklüyordum fakat uzadıkça uzadı ve saatler
sürdü. %95 civarlarında da takılınca bu kadar boşuna beklemiş olmamak için
biraz daha bekledim ve benim için kapıya çağırdıkları Tuktuk’a 5e 7 kala
bindim. Hem biletim yoktu hem de tren garı 15 dakika sürüyordu. Eğer yetişirsen
bilet almadan kaçak bin bir şekilde çözersin dedi tuktukçu abim, ben de ona
gazı verdim de verdim. Çılgın sürüşler yaptı ama tren garına koşarak girdiğimde
saat 17:06’yı gösteriyordu ve 1 dakikayla kaçırmıştım treni.
 |
| Gene lokallerle otobüs maceralarındayken |
Oradan gara yürüyüp, artık yuvam gibi olan otobüslerden
birine atladım. Hatton’ a vardığımda Adam’s Peak’e giden otobüslerin kalktığı
tren garına gidip orada bekliyor olan tek otobüse bindim. Biner binmez de
otobüsteki benim haricindeki tek yabancı olan Hollandalı Melvin ile tanıştım.
Konuşmamızın 5.dakikasında Dalhousie kasabasında beraber bir oda tutup daha ucuza getirmeye karar verdik. Daha sonra
4 yabancı daha bindi otobüse indiğimizde onlarla beraber kalacak yer aradık 6
kişilik bir odayı çok da ucuz olmayan bir fiyata vermeye çalıştılar ama siz
kalın burada isterseniz, biz kalacak başka bir yer bakacağız deyip diğer bir
misafir evinde çok daha ucuza 2 kişilik odaya anlaştık.
 |
| Melvin ve ben |
Kalacağımız yere vardığımızda neredeyse gece olmuştu ve ben
uzun süredir hiçbir şey yememiştim. O saatte oteldeki tek çalışan olup
İngilizce bilmeyen adam beni mutfağa götürdü, tencere tencere yemek vardı ama
yemekler baya kötüydü. Gene de açlıktan ölmeyeyim diye her zamanki kurtarıcım
pilava sarıldım, çünkü mideyi bozma riski en az onda var.
Melvin Hollanda’da özel şirketlerde ve üniversitelerde satış
eğitimi veren, uzun süre seyahat etmiş
ve bir çok spor yapan bir çocuktu o yüzden baya iyi anlaştık. Buraya gelmeden
önce Sri Lanka’nın kuzeyinde 14 günlük Budist meditasyon kampına gitmiş. 14 gün
boyunca hiç kimseyle herhangi bir şekilde iletişime geçmeden, göz göze bile
gelmeden sadece yemek yiyip meditasyon yapmış. Bu kamplar dünyanın her yerinde
var ve ücretsiz olarak katılabiliyorsun. Kamp boyunca sana ücretsiz kalacak yer
ve yemek veriyorlar. Kampı tamamlayabilirsen istediğin kadar bir miktarı bağış
yapıyorsun. Fakat 14 gün tamamlanmadan bırakırsan bağış yapmak istesen de
paranı almıyorlarmış. Melvin bu işi çok önceden kafasına koymasına rağmen
günlerce hiç bir şekilde kimseyle iletişim kurmadan oturmak aşırı zormuş ve
4.günde bırakmaya karar vermiş . Baş monk’un yanına gidip bırakmak istediğini
söylemiş. Adam kafasını kaldırıp ona gülümsemiş ve sadece ‘’patient son’’
(sabır oğlum) demiş. Mellvin’in dediğine göre adam öyle bir gülümsemiş ki o an
bütün enerjisi geri gelmiş ve devam etmeye karar verip tamamlamış kampı. Kampın
onu çok değiştirdiğini söylüyor, artık eskiden katlanamadığı bir sürü şeye
katlanabiliyormuş. Bir de daha önce hiç top sektirememesine rağmen Hollanda’da
arkadaşıyla 1 senelik seyahatinin sonunda futbol topunu 3000 kere sektireceğine
dair büyük bir iddiaya girmişler. Sırt çantasıyla gezmesine rağmen yanında
futbol topu gezdiriyor ve sürekli pratik yapıyor. Şu anki rekoru 2400’müş,
inanıyorum ki başaracaktır.
 |
| Tırmanacağımız Adem Tepesi |
Kalpitya’da tanıştığım Ines bir hafta öncesinde Cumartesi
günü tırmanmaya çalıştığında ayak izinin olduğu tepeye ulaşamadığını söylemişti
bana. Tırmanmak normalde 3-4 saat arası sürüyormuş. Ama tepede 100.000 kişi
olduğu için, gece saat 2’de tırmanmaya başlamasına rağmen tırmanışı
tamamlayamamış, çünkü son yarım saatlik kısımda bütün yollar tıkanmış. En
tepeye vardığında öğleden sonra 4’müş saat, yani tepeye 14 saatte ulaşabilmiş.
Ben de programımı ona göre ayarlayıp hafta içi tırmanmaya geldim ve iyi ki de
öyle yapmışım sağ salim tepeye ulaşabildik. İkimiz de sporcu olduğumuz için
biraz daha geç çıkıp hem uykumuzu alıp hem de tepede gece vakti üşümeyelim
dedik. Saat 2:30’da uyanıp, bütün malzemelerimiz hazırladık. Açık olan
dükkanların birinden meşhur egg rotti yiyip biraz da yanımıza depolayarak
3:15’de tırmanmaya başladık.
Tırmanış yolundaki bütün dükkanlar gece boyunca açık, ama
turistlerden çok lokal insanlar tırmanıyor. Toplam 2 kere mola vererek saat
5:30’da güneş doğmadan tepeye ulaştık ve çanı çalarak kutsal tırmanışımızı
sonlandırdık. Anlatıldığı gibi 8 metrelik bir ayak izini göremedik çünkü ayak
izinin üzerini hediyelik vs. gibi şeylerle kapatıp korumaya almışlar. Bir de
toplu ayin yapıyorlardı fakat bizi oraya sokmadılar. Orada Melvin’in 5 gün önce
başka bir şehirde tanıştığı bir çocukla karşılaştık ve tepe hınca hınç dolu
olmasına rağmen kendimize gün doğumunu seyredebilmek için güzel bir yer bulup beklemeye
başladık.
 |
| Gece boyunca açık olan kafeler ve incik boncuk satan yerler |
 |
| Sarıp sarmalanıp tepeye taşınan yaşlı teyze |
 |
| Fotoğraf çekinmek isteyen Sri Lanka'lılar |
 |
| Fotoğraf çekinmek isteyen Sri Lanka'lılar |
Saat 7:30 gibi tepeden inişe koyulduk. Odaya gidip 1 saat
daha uyuyup eşyalarımızı aldık ve tren istasyonunun olduğu Hatton şehrine
gitmek için otobüse atladık. Sri Lanka’nın yolları o kadar kötü ki, haritadan
baktığımızda 50 kilometre gözüken mesafeyi otobüs ile çalkalana çalkalana 4
saatte gidebiliyorduk. Hatton’a vardığımızda bir sonraki trenin gelmesine daha
vardı, ben de daha sık olan otobüsle gitmeye karar verdim. Melvin’le vedalaşıp
Kolombo’ya doğru yola koyuldum.