Yeşil Kandy, Pinnawala fil yetimhanesi ve Adem Tepesine tırmanışımdaki maceralarım (Sri Lanka: Kandy - Pinnawala - Adam's Peak, 27 Şubat - 3 Mart)

Şu ana kadar bindiğim otobüslerde hep cam kenarına oturmaya çalışıyordum. Kandy otobüsünde koridor kenarında oturmak zorunda kalmıştım ve Sri Lanka otobüslerinin gerçek yüzüyle bir kez daha karşılaştım. Sürekli uyuyakalıp sağa sola yalpalanıp koltuktan düşmüş bir şekilde uyanıyordum. Kandy’e vardığımda Guest Houselar ile hostelin aynı fiyatta olduğunu gördüm ama gene de uzun bir süredir hostelde kalmadığımdan biraz insan hasretimi giderebilmek için tuktuka atlayıp hostele gittim. İyi ki de öyle yapmışım, çünkü Kandy’deki bütün günlerimi hosteldeki insanlarla çok eğlenerek geçirdim. Kandy'den ayrıldıktan sonra da Sri Lanka'daki en güzel tecrübelerimi yaşadığım diğer şehirleri gezdim.




Hindistan gibi aynı şekilde Sri Lanka’da da her şeyin pazarlığını yapmak gerekiyor. Misafir evlerini pazarlıkla yarıya indirmek bile mümkün. Hostel’in internetten telefonunu bulup aradım ve hostelworld’dekinden daha ucuza anlaştım. Oda 8 kişilikti fakat sadece 3 kız bir de ben vardım. Başladık İngiliz Melissa ile muhabbete. Filmlerde kast ekibinde görev alıyormuş, en son Maleficent filminin oyuncularını seçmiş falan, şu anda da 3 aylık tatildeymiş.
Mila ise Sırp Alman karışımı ama İsviçre’de yaşıyormuş, onun durumları da biraz karışık. Diğer odalarda da Kuzey Avrupa’dan ve Amerika’dan insanlar vardı. Hep beraber akşamki Cultural Show’a gittik, garip garip kıyafetleri ile yapılan Sri Lanka dansları izledik. 
Kandy Cultural Show'dan bir kare
Ardından hosteldeki 12 kişi ile Sri Lanka’dan beklemediğim şekilde güzel manzarası ve servisi olan bir lounge’a gittik. Yemek yiyip içkilerimizi içtik, mekan da akşam klüp şekline döndü. Kuzey Avrupalı kızlar ve Amerikalı çocuk gece hostele geri döndü. Biz de ben, Melissa, hosteli işleten Kanadalı kız ve onun ziyaretine gelmiş bir arkadaşı orada devam ettik. Sonrasında 3 tane İngiliz çocukla tanıştık ve Abdi’dir, I’ve never’dır içki oyunları oynamaya başladık. Gecenin sonunda çocuklar kaldıkları yerden ayrılıp yarın bizim hostele gelmeye karar verdiler. Gecenin ilerleyen saatlerinde bir sürü lokal ve yabancı insanla tanıştık ve çok enteresan şeyler oldu. Ertesi gün için 6 kişi, şöförlü bir minibüs tutup Pinnawala şehrindeki fil yetimhanesine gitmeyi planladığımız için gecenin ilerleyen saatlerinde biz de Melissa’yla bir tuktuka atlayıp hostele geri döndük.

Ertesi sabah ben, Mila, Melissa, Amerikalı James, hosteli işleten Kanadalı Sierra ve onun Amerkalı arkadaşı Paige bizim için gelen minibüse atlayıp fil yetimhanesine doğru yola çıktık.

Yetimhanede 60 civarında fil vardı. Giriş parası haricinde her çektirdiğin fotoğrafta para istiyorlardı. Filleri meyve ve sütle besleme saatleri var, buralarda parayla meyve sepeti veya süt biberonu alıp besleyebiliyorsunuz. Günde iki kere de banyo saatleri var. Bütün filleri yetimhaneden dışarı çıkarıp, kasabanın içinden geçirerek nehre götürüyorlar ve 1 saat boyunca banyo yapıyorlar. Orada da muz satan bir sürü insan var, onlardan alıp fotoğraf çektirmek için çalışanlara tekrar para vermen gerekiyor. Biraz bozulmuş bir sistem ama ülke ucuz olduğu için çok koymuyor. Bir de en eğlencelisi fillerle nehre girip onları yıkayabiliyorsun, hepimiz yıkadık tabi ki. Hortumuyla sana su fırlatıyor oyun falan oynamaya çalışıyorlar. Bazı filler ise baya agresif, bağırıp çağırıyor. Aşırı büyük olanlar ise biraz tehlikeli onların çok yakınına yaklaştırmıyorlar. En başta fotoğraf için para verileceğini veya ne kadar verileceğini bilmiyorduk bir tanesine para vermedik ve adam bütün gün boyunca bize trip attı. Nehirde filler yanımıza gelince sopasıyla ittiriyordu biz yakından fotoğraf çekmeyelim diye.


Yetimhanedeki fillerin takılma zamanı


Filleri sütle beslerken
Filleri meyveyle besleme
En büyük fillerden biri ile selfie
Fillerin banyo saati gelince nehire götürülmesi
Nehirde yıkanan filler
Filler için banyo vakti

Ben nehirde fil yıkarken
Nehirde fil yıkama keyfi
Biraz da buralara su atayım

Büyük filler nehirden geri götürülürken
İnsan yiyen fil

Her gün marketin içinden geçirilip nehire getirilip götürülen devasa filler 
Yaşlarına göre ayrılmış filler. Biz bebek fillerle oynarken

Bir alt dudak ver bakalım abiye 
Angry bird
Daha önce fil penisi görmedi iseniz...
İçerde çalışanlardan birini kankaya bağladık ve bizi normalde girilmeyen yerlere sokup bütün filler hakkında bilgi verip ücretiz olarak istediğimiz kadar fotoğraf çektirdi. 47 tane erkek filin sadece 4’ünde tusk (fil dişi) varmış. Fil dişi olanlar kral oluyormuş. Ama yetimhanemin patronunda task yok ve 7 ton’luk bir fil. Onun da yanına götürdü bizi ama tehlikeli olduğu için yaklaşamıyorsun. Saatlerce fillerle oynadık, onları ağaçlarla besledik. Yaşlarına göre yaşam yerlerini ayırmışlar fillerin. Bebek fillerle sarmaş dolaş oynayabiliyorsun, büyükler ile biraz daha mesafeli ilişkiye girmek daha mantıklı oluyor tabi.

Yetimhanenin kralı
Kasaba kısmında fil bokundan çok kaliteli kağıt yapıyorlar ve ürettikleri yerde bütün adımları bize tek tek anlattılar. Daha sonra bir falcı geldi tutturdu el falı bakacağım diye, Melissa da tamam dedi. Baya salladı savurdu, daha sonra da yüksek bir para istedi. Bizimki o para çok yüksek o kadar param yok diyince ben meşhurum ama burada maliyetim çok yüksek falan dedi. Oradan da fillerin yıkandığı nehir manzaralı yemek yediğimiz yerde Sincaplar vardı ve bir iki tanesini elimle besledim, çok şekerler.
Falcı amca Melissa'ya fal bakarken
Fil bokundan kağıt yapma prosesi
Yemeğimi paylaştığım sincap
Sierra öğlen hostele döneceğim deyince adil bir oylama yapıp o ve arkadaşını otobüsle geri yollayıp ben, James, Mila, Melissa karavanla başka yerlere geçtik. Bitkilerden şifalı ilaçlar yapılan Spice Garden’a gidip, bütün bitkiler ve ilaçlar hakkında bilgi aldık. Daha sonra da garip bir şekilde bir kaç adam daha geldi ve bize özel kremlerle 15 dakika boyunca masaj yaptılar. Sonrasında da ilaçları satmaya çalıştılar tabi ama yer mi Anadolu çocuğu...
Spice Garden'da yetişen kırmızı ananas
Döndüğümüzde Melissa’yla merkezde lokal bir restoranda yemek yemeye gittik. Bir tavuk, bir ördek, bir de et söyleyip yanına büryan üstüne de bir tatlı söyleyip, üzerinde bir de bunları Sri Lankalılar gibi elle yiyerek baya lokal bir ziyafet çektik. Yanımıza da Sri Lanka’nın meşhur Kottu Rotti’sinden yaptırdık, hostelde yeriz dedik. Melissa’yla Kandy’den sonra da Sri Lanka’nın kutsal yeri, Müslüman ve Hristiyanlara göre Adem’in, Budist’lere göre Buddha’nın, Hindulara göre ise Shiva’nın ayak izinin olduğuna inanılan Adam’s Peak’e gidip, beraber tırmanmaya karar verdik.

Dün tanıştığımız İngiliz çocuklar ve bir kaç kişi daha gelmişti bu gece baya kalabalıktık. Gece bir parti vardı ona gitmek için hostelde içip oyunlar oynamaya başladık. Daha sonradan Sierra’nın lokal arkadaşları da geldi, karavanlara atlayıp parti yerine gittik. Oradan sonrasını ben pek hatırlamıyorum ama baya baya eğlenmişiz. Ben kendime geldiğimde saat 5 sularında hosteldeki ortak alandaki koltukta yatıyordum. Sabahında da hikayeleri dinleyip baya güldük odadakilerle. Bana dünden bir kızla dans ederkenki videomu gösterdiler onla baya eğlendik. Parti normalde paralıydı ve İngiliz çocukların hepsi para ödemiş. Ben kapıda adamlarla pazarlık yaptığımı hatırlıyorum ve o kafama rağmen girişte para ödemeyip gene de bilekliği almışım.
Hostel'in ortak alanı
Bizim odadakilerin hepsi karavan kiralayıp benim Kandy’den önce gezdiğim Anuradhapura ve Sigirya Rock’a gitmeye karar verdiler. Biz de James ile beraber Kandy’i gezmeye çıktık. Şehir merkezinde mayoya benzeyen bir şeyler bulup aldım sonunda, yeni bir selfie çubuğu da aldım. Uzun zaman sonra alış veriş merkezi görünce değişik geldi. Kandy’nin baya güzel bir gölü var, onun etrafında takılıp sokak satıcılarıyla vs. muhabbet ederek geçirdik günü. Orada bir şık giyinimli bir maymun ve yılana sahip olan bir adamla biraz vakit geçirdik. Oradan sonra Kandy'nin en meşhur yeri olan, Hintlilerin tanrısı Shiva’nın dişinin bulunduğu tooth temple'a gidelim dedik fakat sonradan girişi pahalı diye girmek istemedik. James hostele döndü, ben biraz daha gezmeye devam ettim Kandy sokaklarında.
Maymunla cebelleşme anlarım
 


 

 


Kandy gölünden manzaralar





Yolda tooth temple’ın önünden geçerken bir bakayım içeri görebildiğim kadarını görüp dönerim diye şansımı denemeye girdim tabi ki. Fakat daha tapınağa yaklaşamadan ilk girişteki güvenlik şort giydiğim için beni içeri almadı. Hindistan’dan aldığım Ali Baba’yı böyle durumlar için hep yanımda taşıyordum fakat yıkamada olduğu için yanımda uzun hiçbir şey yoktu. Güvenlikle muhabbete yanımda taşıdığım tenis toplarından girip kriketten çıktım. Türkiye üzerine de gerekli konuşmaları yaptıktan sonra şortumu biraz daha aşağı çekip dizimin altında olduğuna ikna edip o kapıyı geçebildim. Tapınağın girişinin olduğu bilet kısmına gelip etrafı gözlemlemeye başladım. Her zamanki gibi Sri Lankalılar bedava girerken turistlerden fahiş fiyatlar alıyorlardı. Sistemin nasıl işlediğini kavradıktan sonra, bilet ofisinin oraya gidip sanki bilet almış gibi lokallerin arasına kaynayıp hızlıca girdim içeri. Tapınağın farklı bölümlerine geçerken de bilet kontrol yerinden geçmek gerekiyor ama ben de iyice lokale bağlayıp her yeri yalın ayak gezdiğim için aralarında kaynıyordum. Oralarda 1 saat geçirip hiçbir para ödemeden de çıktım en son. Akşamında da ben, James ve Norveçli bir çocuk Tottenham – Chelsea maçını izledik.


Tooth Temple'daki Buddha'nın dişinin olduğu meşhur kutu
Klasik bir yatan buda, ve ibadetini gerçekleştiren bir arkadaş
Tooth temple alanın içindeki tapınaklardan biri


























Tooth temple alanında yaşayan localler
Bizim diğer ekip oradaki planı bir gün daha uzatmaya karar verince benim de artık ekstra günüm kalmadığı için onları beklemeden Adam’s Peak’e kendim gitmeye karar verdim.

Saat 17:05 treni ile Hatton şehrine gidip oradan otobüsle Dalhoise kasabasına gidip, orada bir misafir evi bulmaya karar verdim. Gece 2’de de tırmanmaya başlayıp gün doğumunda en tepede olmayı planlıyordum. Hazır internetim varken bir yerlere video yüklüyordum fakat uzadıkça uzadı ve saatler sürdü. %95 civarlarında da takılınca bu kadar boşuna beklemiş olmamak için biraz daha bekledim ve benim için kapıya çağırdıkları Tuktuk’a 5e 7 kala bindim. Hem biletim yoktu hem de tren garı 15 dakika sürüyordu. Eğer yetişirsen bilet almadan kaçak bin bir şekilde çözersin dedi tuktukçu abim, ben de ona gazı verdim de verdim. Çılgın sürüşler yaptı ama tren garına koşarak girdiğimde saat 17:06’yı gösteriyordu ve 1 dakikayla kaçırmıştım treni.

Gene lokallerle otobüs maceralarındayken
Oradan gara yürüyüp, artık yuvam gibi olan otobüslerden birine atladım. Hatton’ a vardığımda Adam’s Peak’e giden otobüslerin kalktığı tren garına gidip orada bekliyor olan tek otobüse bindim. Biner binmez de otobüsteki benim haricindeki tek yabancı olan Hollandalı Melvin ile tanıştım. Konuşmamızın 5.dakikasında Dalhousie kasabasında beraber bir oda tutup daha ucuza getirmeye karar verdik. Daha sonra 4 yabancı daha bindi otobüse indiğimizde onlarla beraber kalacak yer aradık 6 kişilik bir odayı çok da ucuz olmayan bir fiyata vermeye çalıştılar ama siz kalın burada isterseniz, biz kalacak başka bir yer bakacağız deyip diğer bir misafir evinde çok daha ucuza 2 kişilik odaya anlaştık.
Melvin ve ben
Kalacağımız yere vardığımızda neredeyse gece olmuştu ve ben uzun süredir hiçbir şey yememiştim. O saatte oteldeki tek çalışan olup İngilizce bilmeyen adam beni mutfağa götürdü, tencere tencere yemek vardı ama yemekler baya kötüydü. Gene de açlıktan ölmeyeyim diye her zamanki kurtarıcım pilava sarıldım, çünkü mideyi bozma riski en az onda var.

Melvin Hollanda’da özel şirketlerde ve üniversitelerde satış eğitimi veren,  uzun süre seyahat etmiş ve bir çok spor yapan bir çocuktu o yüzden baya iyi anlaştık. Buraya gelmeden önce Sri Lanka’nın kuzeyinde 14 günlük Budist meditasyon kampına gitmiş. 14 gün boyunca hiç kimseyle herhangi bir şekilde iletişime geçmeden, göz göze bile gelmeden sadece yemek yiyip meditasyon yapmış. Bu kamplar dünyanın her yerinde var ve ücretsiz olarak katılabiliyorsun. Kamp boyunca sana ücretsiz kalacak yer ve yemek veriyorlar. Kampı tamamlayabilirsen istediğin kadar bir miktarı bağış yapıyorsun. Fakat 14 gün tamamlanmadan bırakırsan bağış yapmak istesen de paranı almıyorlarmış. Melvin bu işi çok önceden kafasına koymasına rağmen günlerce hiç bir şekilde kimseyle iletişim kurmadan oturmak aşırı zormuş ve 4.günde bırakmaya karar vermiş . Baş monk’un yanına gidip bırakmak istediğini söylemiş. Adam kafasını kaldırıp ona gülümsemiş ve sadece ‘’patient son’’ (sabır oğlum) demiş. Mellvin’in dediğine göre adam öyle bir gülümsemiş ki o an bütün enerjisi geri gelmiş ve devam etmeye karar verip tamamlamış kampı. Kampın onu çok değiştirdiğini söylüyor, artık eskiden katlanamadığı bir sürü şeye katlanabiliyormuş. Bir de daha önce hiç top sektirememesine rağmen Hollanda’da arkadaşıyla 1 senelik seyahatinin sonunda futbol topunu 3000 kere sektireceğine dair büyük bir iddiaya girmişler. Sırt çantasıyla gezmesine rağmen yanında futbol topu gezdiriyor ve sürekli pratik yapıyor. Şu anki rekoru 2400’müş, inanıyorum ki başaracaktır.
Tırmanacağımız Adem Tepesi
Kalpitya’da tanıştığım Ines bir hafta öncesinde Cumartesi günü tırmanmaya çalıştığında ayak izinin olduğu tepeye ulaşamadığını söylemişti bana. Tırmanmak normalde 3-4 saat arası sürüyormuş. Ama tepede 100.000 kişi olduğu için, gece saat 2’de tırmanmaya başlamasına rağmen tırmanışı tamamlayamamış, çünkü son yarım saatlik kısımda bütün yollar tıkanmış. En tepeye vardığında öğleden sonra 4’müş saat, yani tepeye 14 saatte ulaşabilmiş. Ben de programımı ona göre ayarlayıp hafta içi tırmanmaya geldim ve iyi ki de öyle yapmışım sağ salim tepeye ulaşabildik. İkimiz de sporcu olduğumuz için biraz daha geç çıkıp hem uykumuzu alıp hem de tepede gece vakti üşümeyelim dedik. Saat 2:30’da uyanıp, bütün malzemelerimiz hazırladık. Açık olan dükkanların birinden meşhur egg rotti yiyip biraz da yanımıza depolayarak 3:15’de tırmanmaya başladık.

Tırmanış yolundaki bütün dükkanlar gece boyunca açık, ama turistlerden çok lokal insanlar tırmanıyor. Toplam 2 kere mola vererek saat 5:30’da güneş doğmadan tepeye ulaştık ve çanı çalarak kutsal tırmanışımızı sonlandırdık. Anlatıldığı gibi 8 metrelik bir ayak izini göremedik çünkü ayak izinin üzerini hediyelik vs. gibi şeylerle kapatıp korumaya almışlar. Bir de toplu ayin yapıyorlardı fakat bizi oraya sokmadılar. Orada Melvin’in 5 gün önce başka bir şehirde tanıştığı bir çocukla karşılaştık ve tepe hınca hınç dolu olmasına rağmen kendimize gün doğumunu seyredebilmek için güzel bir yer bulup beklemeye başladık. 


Gece boyunca açık olan kafeler ve incik boncuk satan yerler
Tepeye tırmanırken son dinlenme durağımız
Tepeye vardığımızdaki mutluluk
Tepedeki kalabalık


Üzeri kapatılmış Adem'in, Shiva'nın veya Buddha'nın ayak izi
Tırmanışın bittiğini belgeleyen çanı çalarken
Gün doğumunu beklerken
Tepenin 360 derece bir manzarası vardı ve her yer yemyeşildi. Çok büyük bir kalabalıkla inanılmaz bir gün doğumu izledik. Oradaki turistler için çok büyük bir şey ifade etmese de lokal insanların yüzündeki ifadeden ne kadar önemli olduğunu anlayabiliyorduk.


Gün doğumundan manzaralar
 


 





Adem tepesinden manzaralar
Gün doğumunu izleyen bir Monk



Aşağıya iniş trafiği

Adem tepesinden yeşillik manzaraları
Bütün yiyecek içecek ve malzemeler tepeye bu şekilde taşınıyordu
Ve aşağı ulaştıktan sonra saatler süren tırmanışımızın portresi
Tırmanış boyunca ilginç olaylara da şahit olduk. Aynı bizim hacıya gitmemiz gibi bu tırmanışın da onlar için çok büyük önemi var. Oraya çıktıklarında bizim hacı olmamız gibi onlar da ‘pilgrim’ oluyordu. Bir sürü yaşlı insanı omuzlarında yukarı çıkartıyorlardı. Hatta muhtemelen 90-100 yaşlarında olan bir kadını tahta oturtup üzerini de çarşafla sarıp 4 kişi yukarı taşıyordu. Biz çıkarken bir çok yerli geri dönüyordu, çünkü onlar turistler gibi gün doğumunu görmek için değil sıcakta tırmanması çok zor olduğundan gece tırmanmayı tercih ediyorlardı. Herkes bizi görünce selam veriyordu, gelip fotoğraf çekilmek isteyenler oluyordu, biz de çekiliyorduk tabi ki.

Sarıp sarmalanıp tepeye taşınan yaşlı teyze
Fotoğraf çekinmek isteyen Sri Lanka'lılar
Fotoğraf çekinmek isteyen Sri Lanka'lılar
Saat 7:30 gibi tepeden inişe koyulduk. Odaya gidip 1 saat daha uyuyup eşyalarımızı aldık ve tren istasyonunun olduğu Hatton şehrine gitmek için otobüse atladık. Sri Lanka’nın yolları o kadar kötü ki, haritadan baktığımızda 50 kilometre gözüken mesafeyi otobüs ile çalkalana çalkalana 4 saatte gidebiliyorduk. Hatton’a vardığımızda bir sonraki trenin gelmesine daha vardı, ben de daha sık olan otobüsle gitmeye karar verdim. Melvin’le vedalaşıp Kolombo’ya doğru yola koyuldum.